İnsan ancak kendi evinde yalnızdır başka yerde değil. Parkta kuşlar var, sokakta arabalar, karşı kapının ardında komşular,okulda öğrenciler. Çoğaldıkça evin içinde de yalnız kalamama halidir yalnızlık içe gömülmedir. Önceleri böyle düşünüyordum; şimdi ise insan sadece kendi içinde yalnızdır.
Çok uzun zamandır kendimi bu yalnızlığın içine hapsettim. Nefes alabilmek için, yazabilmek için kendi yalnızlığıma sığınıyorum. Uzun zamandır nereye gidersem gideyim onu da alıyorum yanıma, yalnızlığımı. En çok ihtiyacım olan yerde çıkarıp giyiyorum üzerime. Her modaya ve her mevsime uyum sağlıyor. Paris’te yağmur yağarken, Venedik’te gondola binerken, Antalya’da denize bakarken. Eğreti durduğu bir yer olmadı henüz, olmayacakta…
Yalnızlık o, yazmak ediniminin gerçekleştiği büyülü an. Yoksa olmuyor, yazı kan yitimine uğruyor,onu yazanın tanıyamayacağı hale geliyor. İstediği kadar becerikli olsun, hiçbir sekretere dikte edilmeyecek kadar özel bir sırdır yazmak. Sadece sana ait ve sadece senin ellerinden kalbinden dökülürse karşıdakine geçecek kadar büyülü bir zamandır.
Yazı yazan insanların çevresindeki diğer bütün insanlarla arasına ciddi bir mesafe koyması gerekir. Çünkü yazan kişi, yazılan şeyin yalnızıdır. Bundan kolay kolay kimseye bahsetmiyorum aslında,. Ben ilk yalnız kaldığımda yazmayı bulgulamıştım. Okuduğum kitaplardan birin de (ki şu an adını anımsayamadığım için kendime kızıyorum) “hiç bir şey yapmayın,sadece yazın” diyordu.
Yazmak beni ve hayatımı sonuna kadar dolduran,beni büyüleyen tek şey. Bende öyle yaptım,okunmasa da hep yazdım.
Benim odam bir yataktan ibaret olmadı hiçbir zaman. Orası mutlaka benim içimden dışarı sızacak kelimelerin mabedi oldu. Ama bu nereye gidersem böyle yani ben nerde uyuyorsam orası benim için öyle, mesela bir otel odasında bile bavulumda mutlaka bana eşlik edecek bir şeyler vardır. Bir kalem ve bir defter. Bir de uykusuzluk çekersem diye küçük bir votka mutlaka oldu.
Yazı yazmak beni yakaladığı zamanlarda sevgililerim oldu, sanırım hiç sevgilisiz kalmadım ben. Ve mutlaka zehirli bir sarmaşık gibi onlara da aşılıyordum yalnızlığımı. Bu yalnızlık çoğu zaman onları,kendileriyle yüzleşmeye itti. Benden kopup gittiklerinde tek başlarına kocaman dev adamlardı. Yalnızlıklarının farkına varmaları büyütürdü onları. Sanırım ben en çok bu zamanda terk edilirdim. Ben onları geldikleri gün terk ederdim, onlarsa benim yalnızlığımın farkına vardıklarında.
Bu dönemde öğrendiğim şeylerden biri de, yazdığım yazıları sevgililerime okutmamak oldu. Birkaç sayfa yazı yazmışsam ilk işim onlardan saklamak oluyordu. Bu öyle gerçek bir şey ki; kadınsanız ve yazdığınız şeylerin köşeleri biraz sivriyse bunu kocanıza ya da sevgilinize nasıl gösterirsiniz? Ayrıca kocanıza duyduğunuz sevgiyi, geçip gitmiş sevgililerinizde saklamanız gerekir. Benim duyduğum sevgi, bir başkasıyla hiç paylaşılmadı. Yaşadığım her gün için bu böyle oldu,biliyorum…
Okyanus kıyısında bir evim olsun istiyorum yazdığım odada küçük bir şömine, sırtımdaki yün örgü battaniye ile pencereden dışarı bakmak için oturduğum sandalyenin penceresi kumlara baksın. Kumlar ellerimin değeceği kadar yakın olsun. Trouville’de kumsal vardı oysa. Deniz ve gökyüzü öyle büyüktü ki,onları birbirinden ayıran tek şey kum zerrecikleriydi. Bura da yalnız kalmak zorundasın, kocanla ya da sevgilinle bu asla olamaz. Çünkü erkekler köşeleri sivri kağıtları olan kadınlara tahammül edemiyor. Robert A. Heinlein dışında. O her şeyi içine sindirmiş bir adamdı.
Fransa’ya bir gemiyle gitmiştim. Burun kısmındaki uzun bölgeye çıkıp oturduğum zaman, dünya ayaklarımın altından akıp gidiyor zannederdim. Denizden onlarca metre yükseklikte havada duruyormuşum hissi yaratan büyülü bir andı o. Farklı onca dilin konuşulduğu o uğultulu güvertede, yalnız kalmanın huzuru hiç bir şeye değişilmezdi. Delilik denen şeyin orda çığlık atmak olduğunu düşünüyordum o zamanlar.
Orda bir deliğin içinde olduğumu düşünürdüm, ayaklarımın altından geçen uçan balıkları az sonra anı defterime yazacak olmamın heycanıyla izlerdim denizi,maviliği.
İnsanın yaşamında bir an gelir ve bu yazgısal bir andır, kaçamazsın. Evlilik, doğum ,ölüm bunlardan bir kaçıdır. O an geldiğinde her şeyden kuşkulanırsınız. Evliliğinizden,dostlarınızdan,ailenizden bir tek evladınızdan değil. Bu kendinizle yanılgıya düşme halidir. Çünkü evladınızdan kuşkulanırsanız kendinizden kuşkulanıyorsunuz demektir. Bu kuşku yalnızlık kuşkusudur. Her ölümle biraz daha büyür. Çoğu kişi söylediklerime katlanamaz, hemen sıvışır ordan. Kendi kuşkularının açığa çıkmasını istemeyen her insanoğlunun en doğal halidir bu. Ben korkmuyorum bundan çünkü kuşku benim yine yazı yazma halimdir,dışa vurma bir nevi boşalma hali.
Şimdiye kadar kimse iki sesle yazı yazamamıştır. İki kişiyle şarkı söylenmiş, tenis oynanmış, binalar yapılmış,beste yapılmış ama yazı yazılmamıştır. Bu her şeyden önce yazma eyleminin politikasına ters düşer. Kendin olmaktan vazgeçme halidir.
Yazı yaban kılıyor bazen insanı. Çünkü bence bencilliğin en yoğun yaşandığı haldir. Yeterki yazmak istesin bir insan. Her şeye yazabilir. Evin içinde cama çarpan sineğe, onun bakınca zar zor görülebilen mavi –mor gözlerine,ilaç kanına işlediğinde yavaş yavaş ölümüne, cama çarparken son çırpınışlarına yani ölüme de yazabilir insan. Yazmak deliliktir, deliliğe her zaman yazmak eşlik eder. Yazan her kişi bir anlamda şizofrendir. Kendi oluşturduğu duvarlardan rahatsız olur, dışarıdan nefes alan var olan herkese kapalı olan o ruhani dünyanın ardında konuştuğu varlıklar vardır. Bu yalnızlığın ta kendisidir. Yazan kişiye ne yazdığı sorulmaz,zaten yazan kişi de bunu birileri anlasın diye biçimlendirmez. Yazmak bencilliktir, monologdur. BİR DELİNİN MONOLOĞUDUR. Sigara içmeyi sevmediği halde sırf ellerinde güzel durduğunu düşündüğü için günde bir paket sigara bitirmektir. Kustuğunu bildiği halde dost ortamında bir tek atmaktan asla vazgeçmemektir yazmak.
Yazı yel gibidir, ondan başka bir şeye zaman ayırmamak gerekir,o geldiği an. Yoksa çeker gider. Bana gelince ben sırf bencilliğimden yazıyorum, beklide baş edemezliğimden zaten ne yapacağımı bilseydim yazmazdım…