TURŞU SUYU

PEMBE GÖZLÜKLERİNİZİN ÜSTÜNE TURŞU SUYU DÖKMEYE GELDİM. GERÇKLER O KADAR DA TATLI DEĞİL AMK.


Ask me anything  

ALLAH’IM SEN ŞU SÜRTÜĞÜN ZEKALARINA SAHİP OL

Canımı acıtan hatundan bahsetmiştim daha evvel. Kafamın içindeki cehennemin yapımındaki en büyük tuğla ona ait. Bir dönem deliriyorum zannediyodum. Evimden, kızımdan, çevremde gelişen her şeyden daha çok meşgul ediyordu zihnimi.
  Şimdilerde kendime şaşırıyorum. Atalarımıza sığınır oldum çok şükür,söylediklerinden yola çıkar oldum. Çivi çiviyi söker demişler ya işte öyle. Kampüste bir kafeye oturduk geçenlerde, ısrar kıyamet bişeyler ısmarlamak istedi. Suratına bile tükürmeye iğrendiğim kızla oturmuş sohbet ediyorum değmeyin keyfime. Ordan buradan sevgililerinden kavga ettiği insanlardan saç renginden hatta abartıp kocamdan bile bahsettik. 1 saatten fazla sürdü muhabbet ama benim zihinsel sürecim içinde sanırım bir asır. Hani cehennemde bir dakika bile 1 yıl gibi gelirmiş ya hıh aynen öyle. Sonra kalkıp kaldığı yurda gittik oturduk böyle yatağın üstüne cici kızlar gibi kaldığımız yerden devam ettik. Saldım kendimi artık. Ne söylediyse dinledim. Orda da bi yarım saat falan kaldım.
 Çıktıktan sonra kendime küfürlerin en büyüklerini yağdırdım. Ne yapıyorum ben böyle? Neden bu yılanla dost olma çabasındayım? Sahiden iyileşicek mi ruhum. Cıks sanmıyorum ama çaba işte,dostluk arkadaşlık falan değilde,ruhumun parçalanan yerlerini yapıştırma telaşı bendeki.
  Eski hallerimi özler oldum benki ihanetlerin en büyüklerini yaşadım,gözümle gördüm de kafama takmadım, ne aşklardan vazgeçtim canımı tırmalaya tırmalaya siklemedim ama bu amına koduğumun saçma saplantısından sıyrılamadım bi türlü. Sanki dünyanın en güzel kızı o. Değil ki öyle olmadığını biliyorum ama gel sen bunu bana anlat.
   Böyle içim daralıyor yemin ederim. Anlatıyor anlatıyor, ya gerçekten tam bir gerizekalı, ya da çok güzel gerizekalı taklidi yapıyor. Deli deliyi görünce değneğini saklarmış ya, gözlerinde görebiliyorum o korkuyu. Hemen hemen her cümlenin başında “ bak sen çok zeki bi kızsın ben şimdi bu konuda ne yapayım?” diye soruyor. Lan Allah’ın malı, ne bok yemeye sürekli zeka seviyemin üstüne oynuyosun? Benim zekamla ilgili bi sorunum yok ki! Şimdi sen bu şekilde bana iltifat mı ediyosun yani?
 “bebeğiiiiiim kıskanıyolaaar beniiii”” diyor, “güzelliğimi çekemiyolar oysa ben bunları aştım, onlar benim bir badimin ücreti kadar etmezler o kadar ucuzlar yani tanrım sen benim zekalarıma sahip ol”. Allah seni o zekalarınla birlikte yerin dibine gömer inşallah, zekalarım diyen dilini eşek arıları sokarda konuşamazsın. Blok yazdığımı öğrenmiş yalvarıyor adresi ver takip edeyim diye. Bi siktir git, seni hayatımdan def edebilmek için bu kadar yakınına sokulmuşum ruhumun ırzına geçtin şimdi sıra bloğumda mı? Hadi ordan.

YALNIZLIK VE YAZMAK

İnsan ancak kendi evinde yalnızdır başka yerde değil. Parkta kuşlar var, sokakta arabalar, karşı kapının ardında komşular,okulda öğrenciler. Çoğaldıkça evin içinde de yalnız kalamama halidir yalnızlık içe gömülmedir. Önceleri böyle düşünüyordum; şimdi ise insan sadece kendi içinde yalnızdır.
 Çok uzun zamandır kendimi bu yalnızlığın içine hapsettim. Nefes alabilmek için, yazabilmek için kendi yalnızlığıma sığınıyorum. Uzun zamandır nereye gidersem gideyim onu da alıyorum yanıma, yalnızlığımı. En çok ihtiyacım olan yerde çıkarıp giyiyorum üzerime. Her modaya ve her mevsime uyum sağlıyor. Paris’te yağmur yağarken, Venedik’te gondola binerken, Antalya’da denize bakarken. Eğreti durduğu bir yer olmadı henüz, olmayacakta…
 Yalnızlık o, yazmak ediniminin gerçekleştiği büyülü an. Yoksa olmuyor, yazı kan yitimine uğruyor,onu yazanın tanıyamayacağı hale geliyor. İstediği kadar becerikli olsun, hiçbir sekretere dikte edilmeyecek kadar özel bir sırdır yazmak. Sadece sana ait ve sadece senin ellerinden kalbinden dökülürse karşıdakine geçecek kadar büyülü bir zamandır.
Yazı yazan insanların çevresindeki diğer bütün insanlarla arasına ciddi bir mesafe koyması gerekir. Çünkü yazan kişi, yazılan şeyin yalnızıdır. Bundan kolay kolay kimseye bahsetmiyorum aslında,. Ben ilk yalnız kaldığımda yazmayı bulgulamıştım. Okuduğum kitaplardan birin de (ki şu an adını anımsayamadığım için kendime kızıyorum) “hiç bir şey yapmayın,sadece yazın” diyordu.
  Yazmak beni ve hayatımı sonuna kadar dolduran,beni büyüleyen tek şey. Bende öyle yaptım,okunmasa da hep yazdım.
Benim odam bir yataktan ibaret olmadı hiçbir zaman. Orası mutlaka benim içimden dışarı sızacak kelimelerin mabedi oldu. Ama bu nereye gidersem böyle yani ben nerde uyuyorsam orası benim için öyle, mesela bir otel odasında bile bavulumda mutlaka bana eşlik edecek bir şeyler  vardır. Bir kalem ve bir defter. Bir de uykusuzluk çekersem diye küçük bir votka mutlaka oldu.
  Yazı yazmak beni yakaladığı zamanlarda sevgililerim oldu, sanırım hiç sevgilisiz kalmadım ben. Ve mutlaka zehirli bir sarmaşık gibi onlara da aşılıyordum yalnızlığımı. Bu yalnızlık çoğu zaman onları,kendileriyle yüzleşmeye itti. Benden kopup gittiklerinde tek başlarına kocaman dev adamlardı. Yalnızlıklarının farkına varmaları büyütürdü onları. Sanırım ben en çok bu zamanda terk edilirdim. Ben onları geldikleri gün terk ederdim, onlarsa benim yalnızlığımın farkına vardıklarında.
  Bu dönemde öğrendiğim şeylerden biri de, yazdığım yazıları sevgililerime okutmamak  oldu. Birkaç sayfa yazı yazmışsam ilk işim onlardan saklamak oluyordu. Bu öyle gerçek bir şey ki; kadınsanız ve yazdığınız şeylerin köşeleri biraz sivriyse bunu kocanıza ya da sevgilinize nasıl gösterirsiniz? Ayrıca kocanıza duyduğunuz sevgiyi, geçip gitmiş sevgililerinizde saklamanız gerekir. Benim duyduğum sevgi, bir başkasıyla hiç paylaşılmadı. Yaşadığım her gün için bu böyle oldu,biliyorum…
  Okyanus kıyısında bir evim olsun istiyorum yazdığım odada küçük bir şömine, sırtımdaki yün örgü battaniye ile pencereden dışarı bakmak için oturduğum sandalyenin penceresi kumlara baksın. Kumlar ellerimin değeceği kadar yakın olsun. Trouville’de kumsal vardı oysa. Deniz ve gökyüzü öyle büyüktü ki,onları birbirinden ayıran tek şey kum zerrecikleriydi. Bura da yalnız kalmak zorundasın, kocanla ya da sevgilinle bu asla olamaz. Çünkü erkekler köşeleri sivri kağıtları olan kadınlara tahammül edemiyor. Robert A. Heinlein dışında. O her şeyi içine sindirmiş bir adamdı.
 Fransa’ya bir gemiyle gitmiştim. Burun kısmındaki uzun bölgeye çıkıp oturduğum zaman, dünya ayaklarımın altından akıp gidiyor zannederdim. Denizden onlarca metre yükseklikte havada duruyormuşum hissi yaratan büyülü bir andı o. Farklı onca dilin konuşulduğu o uğultulu güvertede, yalnız kalmanın huzuru hiç bir şeye değişilmezdi. Delilik denen şeyin orda çığlık atmak olduğunu düşünüyordum o zamanlar.
  Orda bir deliğin içinde olduğumu düşünürdüm, ayaklarımın altından geçen uçan balıkları az sonra anı defterime yazacak olmamın heycanıyla izlerdim denizi,maviliği.
  İnsanın yaşamında bir an gelir ve bu yazgısal bir andır, kaçamazsın. Evlilik, doğum ,ölüm bunlardan bir kaçıdır. O an geldiğinde her şeyden kuşkulanırsınız. Evliliğinizden,dostlarınızdan,ailenizden bir tek evladınızdan değil. Bu kendinizle yanılgıya düşme halidir. Çünkü evladınızdan kuşkulanırsanız kendinizden kuşkulanıyorsunuz demektir. Bu kuşku yalnızlık kuşkusudur. Her ölümle biraz daha büyür. Çoğu kişi söylediklerime katlanamaz, hemen sıvışır ordan. Kendi kuşkularının açığa çıkmasını istemeyen her insanoğlunun en doğal halidir bu. Ben korkmuyorum bundan çünkü kuşku benim yine yazı yazma halimdir,dışa vurma bir nevi boşalma hali.
Şimdiye kadar kimse iki sesle yazı yazamamıştır. İki kişiyle şarkı söylenmiş, tenis oynanmış, binalar yapılmış,beste yapılmış ama yazı yazılmamıştır. Bu her şeyden önce yazma eyleminin politikasına ters düşer. Kendin olmaktan vazgeçme halidir.
   Yazı yaban kılıyor bazen insanı. Çünkü bence bencilliğin en yoğun yaşandığı haldir. Yeterki yazmak istesin bir insan. Her şeye  yazabilir. Evin içinde cama çarpan sineğe, onun bakınca zar zor görülebilen mavi –mor gözlerine,ilaç kanına işlediğinde yavaş yavaş ölümüne, cama çarparken son çırpınışlarına yani ölüme de yazabilir insan. Yazmak deliliktir, deliliğe her zaman yazmak eşlik eder. Yazan her kişi bir anlamda şizofrendir. Kendi oluşturduğu duvarlardan rahatsız olur, dışarıdan nefes alan var olan herkese kapalı olan o ruhani dünyanın ardında konuştuğu varlıklar vardır. Bu yalnızlığın ta kendisidir. Yazan kişiye ne yazdığı sorulmaz,zaten yazan kişi de bunu birileri anlasın diye biçimlendirmez. Yazmak bencilliktir, monologdur. BİR DELİNİN MONOLOĞUDUR. Sigara içmeyi sevmediği halde sırf ellerinde güzel durduğunu düşündüğü için günde bir paket sigara bitirmektir. Kustuğunu bildiği halde dost ortamında bir tek atmaktan asla vazgeçmemektir yazmak.
 Yazı yel gibidir, ondan başka bir şeye zaman ayırmamak gerekir,o geldiği an. Yoksa çeker gider. Bana gelince ben sırf bencilliğimden yazıyorum, beklide baş edemezliğimden zaten ne yapacağımı bilseydim yazmazdım…

h-orus kullanıcısından yeniden blogladı

(Kaynak: h-orus, santicilek gönderdi)

obeypeeta kullanıcısından yeniden blogladı

(Kaynak: obeypeeta, santicilek gönderdi)

bir kaleme ağır gelecek kadar büyük bendeki sen.
öyle ki eksik kalırsın diye utanıp yazamadığımsın…

  • -by turşusuyu-
serrose kullanıcısından yeniden blogladı
bayıldımmm serrose :)

bayıldımmm serrose :)

(Kaynak: serrose)

Şimdi sıksam beynime kan revan kalır senden arda kalanlar Ben utanırım bir boşlukta can çekişmeye Yüzünün ardındaki sahteliği çözemem  Ve sanırım En çok bu yorar beni, böyle çekip gitmek Şimdi sıksam beynime Her yer senle dolar Duvarlar,kapının eşiğindeki gülüşün,masadaki kum saati Sıçrar bir mermi darbesiyle beklide caddeye Yüzün beklide; Boyanır bir gökkuşağı rengine

Şimdi sıksam beynime kan revan kalır senden arda kalanlar

Ben utanırım bir boşlukta can çekişmeye

Yüzünün ardındaki sahteliği çözemem

Ve sanırım

En çok bu yorar beni, böyle çekip gitmek

Şimdi sıksam beynime

Her yer senle dolar

Duvarlar,kapının eşiğindeki gülüşün,masadaki kum saati

Sıçrar bir mermi darbesiyle beklide caddeye

Yüzün beklide;

Boyanır bir gökkuşağı rengine